Yarım yüzyıldan uzun bir süredir, bilincin karşıt dengeleyicisi olarak bir bilinçdışının var olduğunu biliyoruz ya da bilebilirdik.
Tıbbi psikoloji, buna ilişkin tüm gerekli ampirik ve deneysel kanıtları sağlamıştır. Bilinci ve onun içeriklerini belirgin biçimde etkileyen bilinçdışı bir psişik gerçeklik vardır.
Bütün bunlar bilinmektedir; ancak bundan hiçbir pratik sonuç çıkarılmamıştır. Hâlâ, tek katmanlı (simplex) değil de çift katmanlı (duplex) varlıklar olduğumuzu göz ardı ederek, eskisi gibi düşünmeye ve davranmaya devam ediyoruz. Buna bağlı olarak kendimizi zararsız, makul ve insancıl varlıklar olarak tahayyül ederiz.
Güdülerimize kuşkuyla yaklaşmayı ya da dış dünyada yaptığımız şeyler hakkında içsel insanın ne hissettiğini sormayı düşünmeyiz. Oysa bilinçdışının tepkisini ve bakış açısını göz ardı etmek yalnızca yüzeysel ve akıldışı değil, aynı zamanda psişik açıdan sağlıksızdır.
Kişi midesini ya da kalbini önemsiz ve hor görülmeye değer sayabilir; ancak bu, aşırı yemenin ya da aşırı zorlanmanın tüm insanı etkileyen sonuçlar doğurmasını engellemez. Buna rağmen psişik hataların ve onların sonuçlarının yalnızca sözlerle ortadan kaldırılabileceğini düşünürüz; çünkü çoğu insan için “psişik” olan, adeta havadan bile daha değersizdir.
Bununla birlikte hiç kimse, psişe olmadan ne bir dünyanın ne de insani bir dünyanın var olabileceğini inkâr edemez. Neredeyse her şey insan ruhuna ve onun işlevlerine bağlıdır. Bu nedenle, özellikle bugün, ona gösterebileceğimiz tüm dikkate layıktır.
Zira artık herkes, geleceğin refah ya da felaketinin ne vahşi hayvan saldırılarıyla, ne doğal felaketlerle ne de küresel salgınlarla belirleneceğini; bunun yalnızca insanın psişik değişimleriyle ilgili olduğunu kabul etmektedir.
Yöneticilerimizden birkaçının zihnindeki neredeyse fark edilmeyecek bir denge bozukluğu, dünyayı kan, ateş ve radyoaktiviteye sürüklemek için yeterlidir. Bunun için gerekli teknik araçlar her iki tarafta da mevcuttur. Ve herhangi bir içsel karşıt tarafından denetlenmeyen bilinçli kararların ne kadar kolay alınabildiğini, bir “lider” örneğinde zaten görmüş bulunuyoruz.
Modern insanın bilinci, dışsal nesnelere öylesine bağımlıdır ki, kararın onlara bağlı olduğunu varsayarak tüm sorumluluğu onlara yükler. Oysa bazı bireylerin psişik durumlarının, nesnelerin belirleyiciliğinden bağımsızlaşabileceği gerçeği, her gün gözlemlenmesine rağmen yeterince ciddiye alınmaz.
Dünyamızda bilincin bu terk edilmişlik duygusu, esas olarak içgüdünün yitirilmesinden kaynaklanır. Bunun nedeni ise insan zihninin uzun evrimsel gelişimidir.
İnsan doğa üzerindeki gücünü artırdıkça, bilgisi ve becerisi onu sarhoş etmiş; doğal ve rastlantısal olana, yani irrasyonel olarak verilmiş olana karşı duyduğu küçümseme derinleşmiştir. Buna, bilincin dışında kalan her şey—yani nesnel psişe—de dahildir.
Bilincin öznelciliğine karşılık bilinçdışı nesneldir ve kendisini çoğunlukla karşıt duygular, fanteziler, duygulanımlar, dürtüler ve rüyalar biçiminde gösterir. Bunların hiçbiri bilinç tarafından üretilmez; bireyin üzerine nesnel olarak gelir.

Günümüzde psikoloji hâlâ büyük ölçüde bilinç içeriklerinin bilimi olarak kalmaktadır ve bu içerikler mümkün olduğunca kolektif ölçütlere göre değerlendirilir.
Bireysel psişe bir “rastlantı” olarak görülmüş, bilinçdışı ise yalnızca gerçek, yani irrasyonel olarak verilmiş insan varlığında tezahür edebildiği hâlde bütünüyle göz ardı edilmiştir.
Bu durum ne ihmalden ne de bilgi eksikliğinden kaynaklanır; aksine egonun dışında ikinci bir psişik otoritenin var olabileceği ihtimaline karşı güçlü bir direnç söz konusudur.
Egonun monarşisinin sorgulanması, onun için doğrudan bir tehdit olarak algılanır. Buna karşılık dinsel insan, kendi evinin tek efendisi olmadığı düşüncesine daha aşinadır. Son kertede karar verenin kendisi değil Tanrı olduğuna inanır.
Ancak kaçımız Tanrı’nın iradesinin belirleyici olmasına izin verebiliriz? Ve kaçımız, bir kararın ne ölçüde Tanrı’dan kaynaklandığını söylemek zorunda kalsak, bundan rahatsızlık duymayız?
Dinsel insan, genel olarak bilinçdışından gelen tepkilerin doğrudan etkisi altındadır. Bunu çoğunlukla “vicdan” olarak adlandırır. Ancak aynı psişik zemin yalnızca ahlaki tepkiler üretmediğinden, inanan kişi vicdanını geleneksel etik ölçütlere—yani kolektif değerlere—göre değerlendirir ve bu süreçte Kilise tarafından desteklenir.
Birey geleneksel inançlarına tutunabildiği ve zamanın koşulları bireysel özerkliğe daha güçlü bir vurgu yapmayı gerektirmediği sürece bu durum sürdürülebilir.
Ancak dış faktörlere yönelmiş ve dinsel inançlarını yitirmiş dünyevi insanın kitleler hâlinde ortaya çıkmasıyla durum kökten değişmiştir.
Bu noktada inanan kişi savunmaya çekilmek zorunda kalır ve inançlarının temellerini yeniden sorgular. Artık “consensus omnium”un güçlü etkisi tarafından desteklenmemekte; Kilise’nin zayıflamasını ve dogmatik varsayımlarının kırılganlığını fark etmektedir.
Kilise buna karşılık daha fazla inanç önerir; sanki bu lütuf, insanın keyfine bağlıymış gibi. Oysa inancın yeri bilinç değil; insanı Tanrı ile doğrudan ilişkiye sokan spontan dinsel deneyimdir.
Bu noktada şu soru ortaya çıkar: Tanrı ile doğrudan ilişki kurmamı sağlayacak bir dinsel deneyimim var mı? Ve bu deneyim beni kitle içinde çözülmekten koruyacak bir kesinlik sunuyor mu?
Bu soruya olumlu bir yanıt ancak birey, sıkı bir öz-inceleme ve kendilik bilgisi sürecine girmeye istekliyse mümkündür.
Bu süreci izleyen kişi yalnızca kendisi hakkında önemli doğrular keşfetmekle kalmaz; aynı zamanda psikolojik bir avantaj da elde eder: kendisini ciddiye almaya ve ona değer vermeye başlar. Böylece kendi insanlık onurunu ilan eder ve bilincinin temellerine—yani dinsel deneyimin tek erişilebilir kaynağı olan bilinçdışına—doğru ilk adımı atar.
Bu, bilinçdışının Tanrı ile özdeş olduğu anlamına gelmez. Bilinçdışı, dinsel deneyimin aktığı bir ortamdır. Bu deneyimin nihai nedeni ise insan bilgisinin sınırlarını aşar; Tanrı bilgisi transandantal bir problemdir.
Dinsel insan, zamanımızın temel sorusuna yanıt verme konusunda bir avantaja sahiptir: varoluşunun, Tanrı ile ilişkisi içinde temellendiğine dair açık bir fikre sahiptir.
Burada “Tanrı” kavramını tırnak içinde kullanmamızın nedeni, onun bilinçdışı psişe aracılığıyla süzülen antropomorfik bir fikir olduğunu vurgulamaktır.
İnanç sahibi olsun ya da olmasın, herkes bu deneyimlerin kaynağına yaklaşabilir. Aksi takdirde, Pavlus’un Şam deneyimi gibi dönüşümler son derece nadir kalır.
Dinsel deneyimlerin varlığı artık tartışma konusu değildir. Ancak bu deneyimlerin gerçek temelinin Tanrı olup olmadığı sorusu yanıtsız kalacaktır. Bu soru aslında anlamsızdır; çünkü deneyimin numinöz gücü, kendi kanıtını kendisi sunar.
Psikolojiye yönelik önyargılar nedeniyle, bireysel varoluşa anlam veren bu deneyimin bilinçdışından kaynaklanıyor görünmesi talihsiz bir durumdur.
Bilinçdışı sıklıkla “ilkel” ya da “hayvansı” olarak görülür. Oysa onun doğası belirsizdir ve bu nedenle aşırı ya da yetersiz değerlendirilmesi yalnızca bir önyargıdır.
Modern insan numinöz deneyimi bireysel ruhta değil; kitlesel yapılarda arar. Bu yanılsama, dinsel topluluklar tarafından da paylaşılmaktadır.
Psikolojinin bilinçdışının önemine yaptığı vurgu, hem sağ hem sol ideolojiler tarafından reddedilir. Oysa ideolojik alanlar giderek iç içe geçmekte ve insanlık ortak bir kader doğrultusunda birleşmektedir.
Psikolojik faktörün küçümsenmesi ağır sonuçlar doğuracaktır. Bu nedenle kendimizi bu alanda geliştirmek artık kaçınılmazdır.
Ancak kendilik bilgisi hem popüler değildir hem de ahlaki bir yük gibi algılanır. Üstelik gölge ile yüzleşmeyi gerektirdiği için çoğunlukla reddedilir.
Çağımızın görevi son derece zordur ve yüksek bir sorumluluk gerektirir. Bu görev, dünyayı anlayabilecek ve yönlendirebilecek bireylere yöneliktir.
Ne var ki entelektüel kapasite ile duygusal olgunluk nadiren birlikte bulunur. İnsan psişesinde akıl ile duygu arasındaki çatışma tarihsel olarak derin bir sorundur.
Bu nedenle çağımızın görevini yalnızca ahlaki bir talep olarak formüle etmek yeterli değildir. Yapabileceğimiz en iyi şey, psikolojik durumu mümkün olduğunca açık kılmak ve gerekli düşünceleri tekrar tekrar dile getirmektir.
Sonuç olarak, yalnızca yalanlar değil; hakikat de yayılabilir.
Kaynak:
Carl Gustav Jung, God, the Devil, and the Human Soul, The Atlantic Monthly, ss. 57–63
