Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Jung’un psikoterapi üzerine son makalesini 1951’de kaleme aldığı ve 1961 tarihli otobiyografisini yazdığı döneme yakın bir zamanda, Londra’da başta Michael Fordham’ın öncülüğünde bir grup Jungiyen analist, karşıaktarım kavramını Jungiyen çerçevede ayrıntılandırmaya başlamıştır.

Başlangıçta “klasik” Jungiyen kuramla karşılaştırıldığında tartışmalı kabul edilen bu çalışmalar, günümüze kadar etkisini sürdürmüştür.

Bu analistler, Jungiyen bir gelişim kuramının eksikliğiyle ilk kez ciddi biçimde yüzleşmekle kalmamış, Fordham’ın ifadesiyle Jung’un karşıaktarıma dair genel “çerçevesini” ayrıntılandırmaya girişmişlerdir.

Fordham’ın karşıaktarım üzerine yazıları yaklaşık kırk yıla yayılır. Bu yazılar, klinik aktarım üzerine ne kadar az şey yazılmış olduğuna dair şaşkınlığını dile getirdiği bir makale ile başlar.

Bu boşluğu doldurmak amacıyla Fordham, analistin persona-temelli bir duruştan özgürleştiği ve bunun yerine hastaya “uygun ya da uyarlanmış terapötik tepkiler” verebildiği bir çalışma biçimi geliştirir.

Kişisel bilinçdışı ile kolektif bilinçdışı arasında kesin bir sınır çizmenin gerçekliğini sorgulamakla birlikte, terapötik etkileşimin analistin psişesinin “terapötik içeriğine” ve hastayla olan arketipsel benzerliğine dayandığını savunur.

Fordham’ın kullandığı dil, gelişimsel ve nesne ilişkileri vurgusu ve diğer yazıları, “uyarlanmış tepkinin” temelinin daha özel olarak yarı-maternal bir konum olduğunu düşündürür.

Tanımlanan etkileşimlerin genel havası ve bunları şekillendiren “iyi meme–kötü meme” gibi Kleinci motifler, analistin çoğunlukla kişisel anneyle özdeşleştiği karşıaktarım konumlarıyla ilişkilidir.

Fordham’ın sözünü ettiği karşıaktarım görevi, Winnicott’un “yeterince iyi anne” kavramına paralel biçimde, “yeterince iyi anne-analist” olma haliyle örtüşür.

Bu doğrultuda analistin tepkileri —Fordham’a göre ağırlıklı olarak yorumlayıcı olan tepkiler— her seferinde analistin bilinçdışından “yeniden yaratılmak” zorundadır.

Bu durum, iyi annenin çocuğun (hastanın) ihtiyaçlarını empatik bir sezgiyle ve bireysel olarak algılayıp buna yanıt vermesine benzer.

Fordham, karşıaktarıma oldukça geniş bir tanım getirerek onu “analistin neredeyse her türlü bilinçdışı davranışı” olarak tanımlar.

Başlangıçta bu kavramın merkeziliği konusunda tereddütlüdür; ancak daha sonra, bu geniş anlamda ve yukarıda belirtilen iyi anne anlayışı çerçevesinde, “tüm analizin karşıaktarıma dayandığını” öne sürer.

Dayandığı Kleinci modelde olduğu gibi, yansıtma ve içe-alma (projeksiyon/introjeksyon) süreçleri analistin duygulanımları ve bunları kavrayışı açısından merkezi bir rol oynar.

Bu bilinçdışı iletişim biçimleri, Fordham’ın karşıaktarım tepkilerini iki türe ayırmasına yol açar.

Birinci tür, “karşıaktarım yanılsaması”dır ve klasik psikanalitik (ve Jungiyen —“elleri temiz tutma”) karşıaktarım tanımlarına benzer.

Bu durumda analiz fiilen durur; çünkü analistin geçmişte çözülmemiş bilinçdışı durumlarının yeniden etkinleşmesi, hasta ile olan terapötik durumu yerinden eder.

Fordham, bu tür nevrotik karşıaktarımın her zaman bir felaket olmadığını, analistin projeksiyonu en azından fark edebilmesi —hatta bütünleştirebilmesi— halinde sürecin sürdürülebileceğini anlayışla ifade eder.

İkinci tür karşıaktarım ise Fordham’ın “sentonik” olarak adlandırdığı durumdur. Bu durumda analist, hasta ile bir “ilkel özdeşlik” hali içinde, hastanın bilinçdışının bazı yönlerini içe alır ve deneyimler.

Yani analistin iç gözlem yoluyla hissettiği, bazen yabancı ya da kendisine ait değilmiş gibi algılanan duygular ya da roller, hastanın psişesinin analist üzerinde doğrudan etkide bulunmasının sonucu olarak anlaşılabilir.

Bu tür introjektlerin ayrımlı biçimde kavranmasından, zamanla hastaya yönelik bilinçli yorumlar doğabilir.

Fordham’ın bu ayrımları, 1950’lerde “nevrotik”, “uyumlu (concordant)” ve “tamamlayıcı (complementary)” karşıaktarım kavramlarını ortaya atan Güney Amerikalı psikanalist Heinrich Racker’ın görüşlerine büyük ölçüde benzer.

Racker’ın uyumlu ve tamamlayıcı karşıaktarım türleri, Fordham’ın “sentonik” kavramına; Racker’ın nevrotik karşıaktarım kavramı ise Fordham’ın “yanılsamalı” karşıaktarımına karşılık gelir.

İlginç olan, bu çalışmaların birbirlerinden bağımsız olarak geliştirilmiş olmasıdır.

Daha sonra Jungiyen analist Kenneth Lambert, Racker’ın fikirlerini daha da ayrıntılandırmıştır.

Fordham, ilerleyen çalışmalarında, karşıaktarım ile aktarım arasındaki ayrılmaz iç içeliği ve yansıtmalı özdeşleşmenin önemini özellikle vurgular.

Bazı açılardan Jung’un fikirlerini geliştirirken, bazı açılardan da onlardan ayrılır.

Buna rağmen Fordham, sentonik karşıaktarımın temelinde Benlik’in (Self) yer aldığını ve bunun analistin ego-kontrolünü gevşetmesine olanak tanıdığını savunur.

Bu bağlamda analistin “tüm kişiliği”, hastanın analitik anın ihtiyaçlarına uygun şekilde yanıt verebilmesini ya da “dezintegrasyona” girebilmesini mümkün kılar.

Fordham ayrıca, özellikle sanrılı aktarımlar karşısında karmaşık etkileşimlere dair bazı teknik öneriler sunar.

Örneğin, bazı durumlarda hasta fiilen analisti analiz ediyor olabilir ve analist, hastanın haklı olabileceğini hissedebilir.

Hasta olgusal olarak “doğru” olsa bile, analistin yine de hastanın güdülerini ve/veya savunmalarını araştırması gerekir.

Başka bir açıdan Fordham, analistin kendini açmasının, erken karşıaktarım temelli yorumların, amplifikasyonların ya da aktif imgelem veya rüya çalışmasının erken önerilmesinin, aktarımı zayıflatabileceğini veya ondan kaçınma işlevi görebileceğini belirtir.

Burada, yansıtma ve içe-alma süreçlerinin gerçekleşmesine imkân tanıyan bir analitik çekingenlik ya da tarafsızlık konumunu tarif etmektedir.

Jung’un analitik tarzını değerlendiren Fordham, Jung’un seanslardaki zaman zaman görülen “kendiliğindenliği ve sertliği” (fiziksel olmayan anlamda) üzerine sorular da yöneltir.

Ayrıca Jung’dan farklı olarak, ilişkinin karşılıklı olmasına rağmen gerçekte “asimetrik” olduğunu vurgular.

Önceki analizi, deneyimi ve eğitimi nedeniyle analist, aslında hasta kadar “analizin içinde” değildir.

Son aşamada Fordham, karşıaktarım kavramını yalnızca analistin hasta materyalini tutmakta zorlandığı ya da bloke olduğu durumlar için kullanmayı önerir.

Bu, kavramın özgün anlamına yakındır.

Katılımcılar arasındaki diğer tüm karşılıklı etkileşimler —yanılsamalı olanlar da dâhil— “analitik diyalektik” olarak adlandırılmalıdır.

Bu nedenle karşıaktarım/aktarımı o kadar temeldir ki, yeniden tanımlanması gerekir.

Fordham’ın etkisi Londra Okulu genelinde yaygındır.

Bununla birlikte, onun çalışmalarından önce yazmış ve kendi özgün katkılarıyla Fordham’ı tamamlayan yazarlar da vardır.

Robert Moody’nin çocuk analizinde karşıaktarım üzerine yaptığı vaka çalışması öncü niteliktedir.

Jung’un karşıaktarıma, aktarım kadar terapötik geçerlilik atfettiğini belirten Moody, analistin tedavi sürecinde kaçınılmaz olarak ortaya çıkan öznel tepkileri nasıl kullanabileceğini sorgular.

Bazen analistin “nötr” bir tutum ile ego-kalesini terk ederek “aktif bir katılımcı olarak ilişkiye çekilmesi” arasında bir seçim yapması gerekebilir.

Moody, kısa süreli bir çocuk analizinden verdiği dürüst bir örnekle ikinci yaklaşımı gösterir; burada analist ile hasta arasında ortak bilinçdışının daha spontan bir şekilde yaşantılanması söz konusudur.

Fred Plaut’un “arketipi bedenlemek” üzerine çalışmaları bu temayı yetişkin analizine taşır.

Plaut’a göre Jungiyen analizde analistin görünür olması ve hastanın “mermilerine” (kendi esprili ifadesiyle) maruz kalması, analistin duygusal katılımını inkâr etmesini ya da gizlemesini gereksiz kılar.

Ancak hastanın projeksiyonlarının hedefi olan analist için, indirgenemez arketipsel içerikler söz konusu olduğunda bir sorun ortaya çıkar.

Bu içerikler aktarıldığında analistin önünde iki seçenek vardır:

  1. Projeksiyonları açıklamak, genişletmek ve/veya hastaya geri vermek
  2. Onları çok erken yorumlamadan, “bedenlemek” (yani tutmak ya da absorbe etmek)

Fordham’da olduğu gibi Plaut da bu sürecin Benlik’e dayandığını ve bilinçli olarak kontrol edilemediğini vurgular; bu nedenle analist sıklıkla bu süreç karşısında bir “isteksizlik” yaşayabilir.

Bu kolay bir süreç değildir; temel mesele analistin “göreli güvenliği”dir.

Analist ne aşırı özdeşleşmeli ne de savunmacı biçimde geri çekilmelidir.

Şişme (enflasyon) ya da sınır kaybı tehlikeleri önemlidir; çoğu zaman analist, olup biteni ancak geriye dönük olarak net biçimde görebilir.

Plaut’un bu yaklaşımı, Jung’un arketipsel aktarımın zamanla yer değiştireceği fikrine dayanır.

Burada Jung’un deo concedente (“Tanrı izin verirse”) aktarım anlayışının izleri ve “kurtarıcı” projeksiyonun yol açtığı enflasyon tehlikesine dair uyarıları yankılanır.

Analist elbette şöyle diyecektir: “Ne saçmalık! Bu sadece morbid bir durum. Histerik bir abartı.”

Yine de—onu bir şekilde gıdıklar; belki de, belki gerçekten de ben oyumdur.

Plaut’un fikirleri aynı zamanda Kohut’un, idealize edici aktarımda hastanın kendilik-nesne analistle birleşme deneyimine izin veren görüşlerinin de öncülleri gibidir.

Analistin karşıaktarım konumunu yorumlayarak değil, bedenleyerek tutmasının, Fordham’ın Winnicottçu “anne-analistin, hastanın çağırdığı uyarlanmış terapötik tepkileri verme” fikriyle örtüştüğü görülür.

Plaut’un dediği gibi: “Böylece hastanın bilinçdışının ısrarla benden olmamı istediği şey olabilirim.”

Analistin alımlayıcı biçimde katıldığı yaratıcı ve onarıcı bir fantezi süreci fikri, Jung’un aktif imgelem tekniğini çağrıştırır.

Sanki aktif imgelem, karşıaktarım yoluyla somutlanarak analitik saate yerleşir.

Bu, Von Franz’ın aktif imgelemin gerçek insanlara uygulanmasının tehlikelerine dair uyarılarına ters düşse de, burada risk göze alınır.

Londra Okulu’ndan diğer bazı makaleler de analitik saatin kendisinde etkin bir imgesel/deneyimsel süreci ileri taşır.

Strauss, arketipsel imgenin ancak analistle kurulan kişisel etkileşim içinde bağlandığında değer kazandığını savunur.

Davidson, karşıaktarım deneyimlerinden yola çıkarak “aktarımı aktif imgelemin bir biçimi” olarak düşünür.

Gordon da analizi, her iki katılımcı arasında “yaşantılanan bir aktif imgelem” olarak tanımlar.

Gordon, analistin kendi tepkileri ile danışanın terapötik ihtiyaçları tarafından tetiklenen tepkileri ayırt etme gerekliliğini vurgular.

Ayrıca karşıaktarımın ince ama önemli bir hareketini çok iyi ifade eder:

“Seanslarda, sanki kendimin daha geniş bir yelpazesiyle yanıt verdiğimi fark etmeye başladığımda, bunu hastanın dünyasının daha az stresli hale geldiğinin bir göstergesi olarak alırım… orada artık daha fazla ‘o’ vardır ve buna karşılık daha fazla ‘ben’ yanıt verebilirim.”

Son olarak Cameron, aktarımda “yaratıcı yanılsama” üzerine Kleinci yönelimli bir makale ekler.

Bu makale, Jung tarzı güçlü ve spontan bir karşıaktarım ifşası örneği içerir.

Bu derleme bağlamında, söz edilen tüm bu makaleler —Fordham’ın ve Plaut’un çalışmaları da dâhil— analistin karşıaktarım etkinliğine dair değerli örnekler sunar.

Bununla birlikte, Fordham’ın daha sonraki çalışmalarına kadar, analistin karşıaktarım karşısındaki daha derin mücadeleleri pek ayrıntılı olarak ele alınmaz.

Bu noktada Lambert’in Racker üzerine yazdığı makale bazı olasılıkları açar.

Lambert’e göre, Racker’ın 1950’lerde geliştirdiği ve 1968’de kitap olarak yayımlanan çalışması, analist-hasta diadının kişisel boyutunu ayrıntılı biçimde ele alan “ilk sistematik çalışma”dır.

Bu ilişkide yalnızca hasta değil, iki kişi vardır; her birinin sağlıklı ve sağlıksız yanları, yetişkin ve çocuksu yönleri, geçmişi ve şimdisi bulunur.

Lambert, Racker’ın “nevrotik” karşıaktarımını ayrıntılandırır: burada analist, hasta (ya da hastanın yakınları), toplum ya da meslektaşlar karşısında kendi “infantil” yönleriyle özdeşleşmiştir.

Bu durum Fordham’ın “yanılsamalı” karşıaktarımına karşılık gelir.

“Karşıaktarım proper” ise Racker’ın daha rahat olan “uyumlu” biçimini —analist ve hastanın paralel deneyimleri paylaştığı durum— ve daha oynak olan “tamamlayıcı” biçimini içerir; burada analist, hastanın “içsel nesnelerinden” biriyle özdeşleşmeye çekilir.

Lambert, “tamamlayıcı” tipe devam ederek, analistin kendi “talion” tepkisini —hastanın olumsuz içsel nesnesinin yeniden sahnelenmesi yoluyla misilleme yapma arzusunu— tutabilmesi halinde, patolojik tarihsel örüntüyü kırabileceğini belirtir.

Analist bunu, asla misilleme yapmayarak ve içine çekildiği tamamlayıcı karşıaktarım konumunu fark ederek gerçekleştirir.

Bu süreç, empatiyi her koşulda sürdürme ya da sürdürmek için mücadele etme ile ilişkilidir.

Lambert, daha sonraki bir makalesinde analistin kendisinde algılayabileceği beş tür “karşıdirenç” (counterresistance) tanımlar.

Yine Racker’ı izleyerek, analistin öfke, intikam arzusu, sözel olarak tıkanma ya da erken bir yorumun hastanın olumsuz tepkisini ya da yargısını tetikleyeceği korkusu gibi öznel deneyimler yaşayabileceğini belirtir.


David Sedgwick, The Wounded Healer: Countertransference from a Jungian Perspective, s. 16–21

en_USEnglish